Ecotopia’yı da geride bırakmanın hüznü içerisindeyiz. http://eyfa.org/projects/ecotopia
Gönül isterdi ki Sinop’a da bisikletle gidelim, otobüs kullanarak karbon emisyonuna “katkı”da bulunmayalım. Genellikle çevreye gerçekten duyarlı ve çevre ile ilgili samimi olarak sessiz kalmayıp birşeyler yapmak isteyen herkesin, kendisinin de çevreye zararlı bir davranışta-etkide bulunduğunu farkettiğinde yaptığı, elinde kalan son savunma şu mudur: Başını hafifçe yana eğerek dudaklarını büküp: “İnsan alışkanlıklarından kolay kurtulamıyor” demek.
Evde bisikletim var, Onur ve Sinem’in hediyesi, ama (yüzü kızarmış smiley) zinciri atmış durumda. Bisikleti kullanmak şu anki haliyle bana zor geliyor. Acaba bisikleti tamir ettirseydim ve İstanbul’dan Sinop’a o şekilde gelseydim, otobüse binmemden daha az karbon yaymış mı olurdum? Sonuçta toplu taşım aracı kullandığım için otobüsteki kişi başına karbon emisyonu miktarını düşürdüm bile denebilir. Otobüs ben olsam da olmasam da yola çıkacaktı ve neredeyse aynı miktar karbon yayacaktı. Ben de Ecotopia’ya 2-3 gün geç varmış ve eylem-workshopları kaçırmış olacaktım. Bununla beraber otobüs şirketinin talep istatistiklerine +1 adet olarak eklendim ve sayemde çok ampirik bir hesapla uzun vadede benim otobüse binme zamanımda 1 olacak şekilde 1/52 tane daha otobüs kaldırabilirler……. Neyse ben anılara geri döneyim…
Sinop otogarda gözümü yapışmış kirpiklerimi elimle ayırarak açtım ve Ayancık minibüsüne doğru seyirttim. Bir yandan da çadırlı-tulumlu-matlı-sırt-çantalı-hippi-görünüşlü-insan var mı diye etrafıma bakıyordum. Tanıma uyan 1 kişi de benimle beraber bindi ve yalnız gitmekten kurtulmuş oldum-mazallah kaybolursak doğada hayatta kalma konusunda iş bölümü yaparız diye düşündüm. Bende çakı vardı, onda da kibrit varsa başka şeye ne hacet… Neyse bana yapılan yol tarifine ve internetten aldığım tarife göre çok kolay bir şekilde Sarıkum yol ayrımında indik. Benimle binen arkadaşla da oracıkta tanıştık. Ümit Şahin’miş adı. Yanlış söylüyorsam düzeltmek lazım ama 2002 yılından beri faaliyetlerini Türkiye Yeşilleri olarak sürdüren, 30 Haziran 2008′de siyasi parti olan Yeşiller Partisi’nin kurucuları arasındaymış. Neyse o anda bunları bilmiyordum, sonradan öğrendim.
Tarife göre 3 km yürümemiz gerekiyordu. yürürken yerli halktan 3 kişiyle karşılaştık ve Sinop’a yapılacak olan nükleer santrallerle ilgili ne düşündüklerini sorduk. Onlar da nükleer santralin çevreye zarar vereceğini düşünüyorlarmış, daha sonra farklı konulardan konuşmaya başladık, ve sağolsun bizi kestirmeden kampa yakın bir yerlere bıraktı. Aslında buradan benim anladığım, nükleer santralin sonuçlarının kötü olacağının farkındalar ama onlar için ilk sırada olan sorun bu değil. Demek ki Ecotopia ile nükleere dikkat çekilmesi, konu hakkındaki farkındalığın artırılması adına olumlu bir hareket olmuş gibi geldi bana.
Yürüye yürüye kampa vardık ama sanki kestirmeden gelmemize rağmen 3 km iyimser bir yaklaşımmış… Hemen koordinatörümüz Dilek’le karşılaştık ve bize kalacak yerlerimizi gösterdi sağolsun. Tabi daha önceden Kara Murat’a çadır-tulum-mat-sırt-çantası’nı verdiğim için minik bir sırt çantam vardı sadece ve rahatça yerleştim.
Evden çıkmadan önce “mayo alsam mı, deniz var mıdır, varsa bile girilebilir mi” gibi cahiliye döneminden sorular sormuştum kendime ve aceleyle çıkacağım için “noolur noolmaz” kuralını uygulamaya karar vermiştim. İsabet olmuş. Öyle bir deniz vardı ki çeşme-bodrum-marmaris yanında caddebostan plajı gibi kalır. Kumun en güzeli ve deniz de az tuzlu. Bunların üstüne de milli park doğal güzelliğini eklersen, daha ne istenir ki (anti klişe timi hedef 1) yeşille mavinin bir araya geldiği, 3 tarafı denizlerle kaplı bu coğrafyada (/anti klişe timi hedef 1)
Aslında burası milli park olduğu için girmek yasak ama eğitim ve bilimsel araştırmalar yapılacaksa girmek serbest yazıyordu Sarıkum yol ayrımında. Özel izin de alınmıştı, bilimsel araştırma da yapılıyordu, eğitim de yapılıyordu. Herşey hazırdı. Sıra gelmişti “öğrenmeye, öğretmeye”.
Morning circle diye bir toplantı yapılıyordu her gün. Ne menemdi bu morning circle? kamptaki o anda işi olmayan ve katılmak isteyen herkes bir çember oluşturacak şekilde toplanıyordu ve kampın sorunları hakkında konuşuluyordu, o günkü işbölümü yapılıyordu. Her iş gönüllülük esasına göre atanıyordu. Mesela bugün öğle yemeği yapmayı kim ister? gönüllü var mı? Hemen gönüllüler el kaldırıyor, kağıda yazılıyor. Herkes kampta çeşme-bodrum-marmaris deniz-güneş-kum-mayo-gözlük-şezlong tatili geçirmektense faydalı birşeyler yapmak istiyor. Zaten bu şekilde elzem 4-5 tane iş var, toplamda 15 kişi falan kağıda yazılıyor, ama çoğu kişi onlara yardım ediyor zaten.
Kampta yaklaşık 150 yurtdışından gelen 50 yurtiçinden insan olduğu için genellikle İngilizce konuşuluyordu. Bu gibi durumlarda genellikle “Neden Türkçe konuşulmuyor? Türkiye’de değil miyiz kardeşim?” gibi tartışmalar oluşur ki bence gereksizdir. Diller insanların iletişimini sağlamak için gereklidir. Tıpkı devletin toplumun iyiliğini sağlamak amacıyla kurulması gerektiği gibi (gerekmese de bir şekilde kurulacak ama idealize etmek bakımından). Bu yüzden insanlar dilleri kullanmalıdır diller insanları değil. Kullanmadıktan sonra yabancı dil öğrenmişsin ne değeri var? Dilleri birbirine uydurmalı ve birbirine kenetlemeliyiz ki iletişim sağlansın… Hem dil dile.. ehöm.. Neyse İngilizce konuşuyorduk. İngilizce bilmeyenlere de hemen İngilizce bilen Türkler olarak çeviriyorduk, hatta bunu bir alışkanlık haline getirmiştik, böylece herkes anlıyordu birbirini…
Workshop-atölye çalışmalarından ve eylemlerden daha sonra bahsedeyim artıkın…